Utsuro no Hako to Zero no Maria Cilt 2 – 1 Mayıs (Cuma)


Önceki Bölüm                                             Sonraki Bölüm


1 Mayıs (Cuma) 08:14

Kokone bugün sıradan “Günaydın’ımı” duymamazlıktan geldi.

Garip, mesafeli bir tavır almıştı bugün. Diğer sınıf arkadaşlarımızla hala konuşuyordu, oysa normalde gelişigüzel benim konuşmalarım ortasında çıkıvermesine rağmen. Aynı zamanda, bana ara sıra gözünün kenarından bakıp, bunun üstüne bana oldukça korkunç bir bakış atıyordu.

Neler olduğundan bihaberdim—neden birden bire bu şekilde davrandığına dair hiçbir fikrim yoktu. Kokone bu kadar tuhaf davranırken diğer arkadaşlarımla konuşma isteğim olmamasından dolayı, hiç kimseye karışmadan peynirli Umaibō’mu yedim.

“Kiri’ye bir şey mi yaptın?”

Tam da Daiya’dan beklenen davranış. Üstü kapalı işaretlerimi tamamen görmezden gelip bana dolaysız olarak sordu.

“…Ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok.”

“Anladım… Tamam, sana güzel bir şey söylememe izin ver.”

“Güzel bir şey mi?”

O, Kokone’nin garip tavrının sebebini biliyor muydu?

“Biliyor musun, orta okuldayken Kiri ilk vizesi için iyi not almaya o kadar hevesliydi ki, sınavdan önceki gün bütün gece çalıştı. Bundan dolayı, üçüncü sınavda uyuyakalmıştı. Bu, sessiz sessiz uyuyakalsaydı o kadar dikkate değer bir durum olmazdı, ama öyle olmadı: Tamamen uyuyakalmış olmasına rağmen çıt çıkmayan sınıfı saçmalıkları ile doldurdu. Yanlış hatırlamıyorsam, ‘Bu plug suit çok sıkı, içine asla sığamam…’ gibi bir şeyler diyordu.”

(ç.n: Neon Genesis Evangelion’daki kıyafetlerin ismidir.)

“Daiya… Sen neyden bahsediyorsun öyle ya?”

“Hmm? Zayıf noktası tabi ki de. Birisinden hoşlanmamasını sağlamak çok zor, o yüzden onun kötü tarafına geçip onu hayatından defetmenin tam zamanı. Şimdi ona bu hikayeyi hatırlatırsan, çocuk oyuncağı olur!”

“Ehm, niye öyle bir şey yapmak isterim ki…? Ayrıca, bu hikaye esasında baya tatlı değil mi?”

“Hayır, hikaye burada tatlı olmaktan çıkıp komik olmaya başlıyor. Kokone ve Salyasının Efsanesi ile seni eğlendirirken kulaklarını iyice aç ve dinle!”

Daiya’nın masalından içime kötü bir his doğmuştu, laf etmeden kulaklarımı kapatmıştım ama Daiya sadece kollarımı tuttu.

“Dur, yeter artık!”

“Hayır ya, hikayeyi unut şimdilik—oraya bak!”

Daiya’nın işaret ettiği yere doğru baktım. Sınıfın kapısında bir erkek öğrenci ile Otonashi-san konuşuyordu. İkiside baya ciddi gözüküyorlardı.

Onun konuştuğu öğrenci Ryuu Miyazaki’ydi, benim sınıf arkadaşım ve aynı zamanda sınıf başkanıydı. Onun siyah çerçeveli gözlükleri, zeki gözüken badem gözlerinin önünde duruyordu. İlk senesinde sırf üstün notlarından dolayı başkanlık için seçilen Daiya’nın tersine, Miyazaki-kun görevlerini müthiş bir sorumlulukla yerine getiriyordu. Ama örnek öğrenci olmasına rağmen, sıkıcı derecede katı değildi, ve bu yüzden hala popülerdi.

İsteksizce onlara yaklaştım; doğrusu Miyazaki-kun’un kendinden emin tavrıyla başaçıkmakta biraz sıkıntı yaşıyordum.

“…Ne oldu?” diye sordum. İkisi de dönüp bana baktı.

“Ah, Kazuki. Sınıfa girmek istediğimde bu herif beni durdurdu.”

“Tabi ki de! Neyin var senin, üst sınıflarının sınıfında dolanıyorsun? Öğlen arası bile değil be!”

Şimdi sözünü etmişken, Otonashi-san genellikle buraya öğlen arası dışında gelmiyordu. Belki okul kurallarını tamamen görmemezlikten gelmektense, yapmacık bir şekilde uyduğu içindi.

“Hoshino’yu tekrar bir yerlere götürmeyi planlıyorsun, değil mi?”

“Kazuki ile yaptıklarım seni ilgilendirmez.”

“Ama eder. Senin hoşuna gitse de gitmese de burada başkan benim. Bu sınıf arkadaşlarıma göz kulak olmam gerektiği anlamına geliyor, anladın mı? İlk ders başlamak üzere; onu şimdi götürürsen, zamanında geri dönemez.”

“Daha az umursayamazdım. Halledecek çok daha önemli bir işimiz var.”

Bir anlığına, neyden bahsettiğini anlamamıştım, ama daha iyi düşününce, akla gelen tek bir şey vardı.

Kutuyla ilgili olmalıydı.

Bu benim içinde çok önemi olan bir görevdi.

“Ehm… Özür dilerim Miyazaki-kun, ama onunla gideceğim,” dedim, ve onun bana yakından bakıp kaşlarını çatmasına sebep oldum. Tepki olarak geri adım attım, onun iğneleyici bakışından gözüm korkmuştu.

“Yani onun sana söylediği her şeyi yapıyor musun?”

“Ö-Öyle bir şey demedim.”

“Sen hakikaten de korkaksın, değil mi? Bir kızın köpeği olmaktansa kendi düşüncelerini oluşturmayı hiç düşündün mü?”

“Hey, ağzından çıkanı kulağın duysun. Sanki Kazuki’nin kendisine ait bir irade olmadığını söylüyorsun,” diye araya girdi Otonashi-san.

Miyazaki-kun yanıt olarak gülümsedi. “Ah, lütfen beni affet. Sevdiceğini hakaret ettiğim için alındın mı? Ah, veya Hoshino’ya emir verip durduğunu ima ettiğim için mi rahatsız oldun?”

“Miyazaki—” Otonashi-san ona soğuk bir bakış attı.

O kıkırdadı, “Ne? İtiraz etmek istiyorsan—”

Şüpheli davranıyorsun.”

Otonashi-san’ın sözleri Miyazaki-kun’u susturdu.

“Sınıf başkanı mevkin ilişkimize karışmak için fazla zayıf bir bahane. Şimdiye kadar hiç umurunda değildi, öyle değil mi? Neden birden bire fikrini değiştirdin? Bize bu kadar çılgınca yaklaşarak ne elde etmeye çalışıyorsun? Bu ilişkimize karışmak için bir bahane bulma girişimi mi?”

“…Ne diyorsun lan sen?”

“Peki öyle olsun. Şu an için etrafımdakilere çok duyarlı olduğum için davranışların gözüme çarptı sadece. İnsan asla fazla dikkatli olamaz, ve gerçekten de bir işler çeviriyorsan, bu konuşma seni uyarmış olur.”

Onların sözlü tartışmasını sessiz şaşkınlıkla izledim. O neden birden bire bu şekilde konuşuyordu?

“Kazuki, gidelim,” dedi Otonashi-san beni elimden tutup.

“Ah, evet…”

Miyazaki-kun ben sürüklenerek uzaklaşırken koluma suratı gergin bir şekilde bakış attı. Hakikaten de yaklaşımı her zamankinden biraz daha agresifti.

Sınıftan sürüklenerek çıkartılırken, Haruaki ve Asami-san ile karşılaştık. Haruaki tuvaletten geri dönüyordu ve Asami-san Otonashi-san’ın peşinden koşmaya başladı.

“Ah, hayırdır Hoshii? Acelen mi var?”

“…Acelem var…”

Haruaki’nin gereksiz yorumunu duyar duymaz, Asami-san tutuşan ellerimize gözlerini dikti. Ardından gözlerini biraz kaldırıp bana kısılmış gözlerle baktı. …Korkuyordum.

“Ah, neyin var Rikochii? Bugün garip davranıyorsun.”

O, sanki lakabından hiç sinir olmamış gibi, ki normalde olurdu, bana bakmaya etti.

“A-Asami-san dünden beri biraz garip davranıyor… öyle değil mi Haruaki?”

“Hmm? Gerçekten mi?”

Haruaki, daha dün olan bir şeyi unutmuş olmak için ne kadar aptal olman gerekiyordu?

“…Maria-san.”

“Özür dilerim ama acelemiz var,” dedi Otonashi-san, ve Asami-san’a çabucak bakıp döndü.

Otonashi-san’ın tavrından şok olmuş, Asami-san yere bakıp mırıldandı…

“……okulun yeraltı kurulu Kazuki Hoshino’nun itibarını mahvedecek itirafcı yorumlar ve aşağılayıcı resimlerle dolsa keşke…”

Sinirini benden çıkarma!

1 Mayıs (Cuma) 08:31

Aynı dünkü gibi, buluşma yerimiz okul binasının arkasıydı.

“Bunun ne hakkında olduğunu biliyorsun, değil mi?” diye sordu duvara dayanarak.

Başımı sallayıp yutkundum. Şu an var olan kutu hakkında yeni bilgi elde etmişti herhalde.

“Sana sormam gereken birkaç şey var.”

“Tamam.”

“Neden sık sık beraber olduğumuzu düşünüyorsun? Şimdiki gibi, mesela.”

“Neden mi? Çünkü sana yarar sağlıyor. O ile tekrar karşılaşma ihtimalini yükseltiyor.”

“…Aynen.”

Bunun gayet iyi bir cevap olduğundan emindim, ama Otonashi-san kaşlarını kattı.

“Bir dakika: Yani bulunduğun durumun farkındasın ve yanlış fikre kapılmadın, doğru mu?”

“…? Neyden bahsediyorsun?”

“Hadi ama! …Hayır, boşver. Tabi ki öyle bir şeyi iyice düşünmeden söylemezsin; sana samimi bir cevap vermem gerekiyor. Kaçmamam gerekiyor. Kazuki, hislerine olan yanıtım—”

“Bir dakika!” onun lafını hemen böldüğüm için haykırdı.

“Neden lafımı böldün ki?!”

“Ö-Özür dilerim… ama sen ne demeye çalışıyorsun öyle? Kutu hakkında konuşmuyor muyduk?”

“Kutu hakkında mı…? O ne ya? Tabi ki, kutu önemli, ama seni buraya getirme sebebimin dün yaptığın arama olduğu aşikar değil mi?”

“Yaptığım arama mı?”

“Evet, dün ki—” cümlesini yarıda bıraktı, gözlerini fal taşı gibi açmıştı ve nefesini tutmuştu. “…Anladım. O eposta… Hayır, olamaz… Kazuki ile birlikte o kadar zaman geçirdim, telefon olsun ya da olmasın, bu olamaz…”

“Otonashi-san…?”

“Kazuki, şimdi bir şey kontrol edeceğim,” dedi yüksek ve net bir sesle. Ardından, mırıldanmaya başladı. “Sen… bana dün telefon üzerinden itiraf ettin, değil mi?”

İtiraf?

Yani lütfen benimle çıkar mısın? anlamındaki itiraf mı?

“Ayrıca ertesi gün yüzüme karşı da itiraf edeceğini söyledin—yani başka bir deyişle, bugün.”

“Ben… Ben yapmazdım—”

“Doğru, sen onu söylemezdin, şimdi durup düşününce…”

“Tabi ki de söylemezdim! N-Neden öyle bir şey söylediğimi düşünüyorsun ki…?”

“Yani, cep telefonuna bir bak,” önerisinde bulundu sakince.

Başımı salladım, cep telefonumu çıkarttım, ve son aramalara baktım.

Listenin başında bulduğum isim:

“Maria Otonashi”

Arama yazılanlara göre 1 Mayıs, saat 1:49’da yapılmıştı.

Bu imkansızdı. Ben o saatte uyuyordum, o yüzden onu aradığımı doğal olarak hatırlayamıyordum.

“Dün—hayır, düzeltiyim, bugün—sabah saat ikide, beni arayıp bana itiraf ederek, beni uykumdan ettin. Olanlardan anladıklarım bu.”

Bunu yapmış olmanın imkanı yoktu. Ama diğer bir yandan, Otonashi-san sırf benimle alay etmek için öyle bir şey uydurmazdı.

Fakat, gerçekten de onu aramamıştım.

“Biri sana eşek şakası mı yaptı? Bunu nasıl başarmış olabilir hiçbir fikrim yok…”

“Eşek şakası… he? Yani birinin senin telefonunu kullanıp bana itiraf etmesinin sebebi şaklabanlık olduğunu mu ima ediyorsun?”

Ne kadar da mantıksız gelse de, aklıma gelen tek şey buydu. Ama başımı sallamak üzereyken:

“</u>Seninle aynı sese sahip biri?</u>”

“—Ha?” dedim, ağzım aptal gibi açık kalmıştı.

“Doğuduktan sonra ayrıldığın bir ikiz kardeşin olmadığın sürece, sana bir şey temin edeyim Kazuki: Senin sesin olduğuna hiçbir şüphe yok.”

“Sen, sen bir sesler duyuyor olmalısın! Benim numaramı görüp benim olduğunu düşünmüşsündür… muhtemelen…”

“Kazuki. Seninle birlikte bir insan ömrü kadar zaman geçirdim. Senin sesini asla başkasıyla karıştırmam.”

Bana mutlak bir kanaat ile baktı. Beni başkasıyla karıştırdığına bende inanamıyordum.

Bu da demek olur ki tek şüpheli ben miydim? Hayır bu çok saçmaydı. Otonashi-san benim sesim olduğundan emin, ama bende ona itiraf etmediğimden eminim. Ama onu aradığım bir gerçek.

“Burada bir hata var…”

“Evet, nasıl bakarsan bak, çelişki var burada. Bunun anlamı da—”

Doğru.

Böyle bir çelişki doğal olarak var olamazdı. Bunun anlamı da—

“Uğraştığımız şey bir—kutu.”

Ne olup bittiği konusunda şaşırmış olmama rağmen korkuyla gümbürleyen göğüsüme farkında olmadan yumruğum ile bastım.

“Acele edip bir karşı önlem bulmamız gerekiyor. Sahibin bizi hedef aldığı belli, ve bunun üstüne kötü niyetle.”

“Ne yapabilirim…?”

“Biraz düşüneyim… her şeyi düzeltmem için biraz zamana ihtiyacım var. Şimdilik, sadece hazırda ol. Nasıl devam edeceğimizi ben belirteceğim.”

Ses etmeden başımı salladım.

“Burada işimiz bitti. Sınıfıma geri dönüyorum.”

Bu sözlerle birlikte, dönüp uzaklaştı.

1 Mayıs (Cuma) 09:32

Sınıfa birinci dersin sonunda geri döndüm, ama sadece kapının yanında ürkütücü bir şekilde duran Kokone’yi buldum. Her nedense bana sert sert bakıyordu, ve yüzü biraz kızarmıştı. O belki de kızgındı?

“……Bekliyordum…”

“Ha?”

“Bana yaklaşmanı bekliyordum!” diye şikayet etti yüksek bir sesle. “Ama sen gidip onunla ilk dersi ekiyorsun! Anlamıyorum! Amacını anlayamıyorum Kazu-kun!”

Benim açımdan Kokone’nin bu kadar kızgın olmasının amacını anlayamıyordum, ama şimdilik sessiz kalmalıydım.

Anlaşılan sessizliğime kızıp, göğüsümü itip beni duvara bastırdı, ve bütün süreç boyunca söylendi.

“Ehm… Özür dilerim.”

“Neden özür diliyorsun?!”

“Ha? …A-Affedersin.”

“Hayır, cidden, niye özür diliyorsun?!”

Ben kafamdaki karmaşayla başa çıkmaya çalışırken Kokone adım adım yaklaştı.

“Veya özür dilemek istiyor musun?! Özür dileyip hiç olmamış gibi davranmak?! Bu çok acımasız değil mi?! Y-Yani… bu hayatımı çok kolaylaştırır esasında…”

“B-Bekle… sen ne hakkında konuşuyorsun?”

İkimiz de farklı tellerden çalıyorduk, daha önce Otonashi-san ile yaptığımız gibi.

…He? Bir dakika. O zaman bunun anlamı—

“Demek anlamıyorsun hmm? Çünkü…! B-Biliyorsun işte… çünkü…”

Onun yüzü daha da çok kızardı—kulaklarına kadar gözümün önünde kıpkırmızı kesildi.

Eğer tahminim doğru ise, duymak istemiyordum. Buna rağmen, etrafta dinleyen olmadığını doğruladıktan sonra cevabı kulağıma fısıldadı.

“Hakkında konuştuğum şey—bana dün itiraf ettiğin şu arama.”

Ne…? Ona itiraf mı ettim?

Ne diyeceğimi şaşırdım. Kokone bana mahcup gözlerle baktı.

“Ehm, biliyor musun… ben…”

O, herhalde sessizliğimi yanlış şekilde algılayıp, mahcup mahcup yere doğru baktı. Ne söyleyeceğini bir süre düşünmüştü, ama sonunda konuşmaya başlamıştı.

“Özür dilerim… Ben… Nasıl cevap vermem gerektiğini gerçekten bilmiyorum… Yani… Seni bir kanka olarak düşünmüştüm, ve senin de aynı şekilde hissettiğini düşünmüştüm… Ayrıca… önemi yok gerçi… ama Daiya da var…” Yumruğunu sıkıp cesaretini topladı ve başını kaldırdı. “…Bana biraz zaman ver. Sana ne zaman cevap verebilirim bilmiyorum ama, bana biraz zaman ver… Özür dilerim.”

Onun hüznü yüzünde o kadar açık gözüküyordu ki kalbim sıkışmaya başlamıştı. Haykırıp benim olmadığını söylemek istedim, ama ona bunu söylemenin hiçbir anlamı yoktu. Sadece bir aptal bu kadar düşüncesiz hareket eder.

Kokone, acınası ifademden farklı bir anlam çıkarttı ve aynı benim gibi dudaklarını normal haline getirdikten sonra, döndü ve sınıfa hızla geri döndü.

Onu daha fazla göremedikten sonra, “Bende seni arkadaşım olarak düşünüyorum!” diye mırıldandım.

Yumruğumu sıktım.

Birden, aklıma bir düşünce geldi. Telefonumu çıkartıp arama geçmişine baktım. …Neden daha önceden fark etmemiştim? 1 Mayıs, 01:29.

Kokone Kirino hemen Maria Otonashi’nin altında yer alıyordu.

1 Mayıs (Cuma) 11:00

Peki ala, sonuçlara bakalım.

1 Mayıs (Cuma) 12:00

İlk duyduğum şey bir kızın ağlama sesiydi.

Daiya’nın suratı hemen önümdeydi. Olan biten hakkında en ufak fikrim yoktu.

Ne oluyor ya?

Gözlerinde soğuk bir saldırganlık vardı. Kimeydi bu? Bana tabi ki de, çünkü gözlerinde yansayan kişi bendim. Başka bir deyişle, bana düşman olarak görüyordu.

Aniden, beni ağrı sardı. Ağzım ve yanaklarım, ayrıca bileklerim ağrıyordu.

Daiya üzerime oturmuştu ve beni bileklerimden sıkıca tutuyordu.

Sonunda içerisinde bulunduğum durumu anlayabilmiştim.

Müzik odasındaydım. Üçüncü dersti, öyleyse tarih dersinde olmam gerekirdi, ama her nedense dördüncü dersimin yapıldığı müzik odasında bulunuyordum. Üniformamın üzerinde kan vardı. Kimin kanı? …Muhtemelen kendi kanımdı; ağzımda bakırımsı bir tad vardı. Daiya bana vurmuş olmalıydı.

Ne oldu… Burada ne oldu ya?!

“Daiya… ne—”

“Çeneni kapa Kazu. Tek bir kelime daha et ve yeminlen ağzını kırarım.”

Daiya’nın saldırganlığı gerçekti. Onun düz ses tonu şaka yapmadığını kanıtlıyordu; istenmeyen bir yorum yaparsam, o muhtemelen şiddete başvururdu.

Bu nasıl bir kabusdu?

Fakat, bu kabus olsa, vücudum bu kadar acımazdı.

Bu gerçekti.

Ağlama sesleri hala durmamıştı… kim ağlıyor ki?

Sesin kaynağına doğru başımı döndürdüm.

Kokone Kirino ağlıyordu.

İlk hissettiğim duygu anlayıştı. Anladım, o yüzden işler bu noktaya gelmeden Daiya’yı durdurmamıştı. İkinci hissettiğim duygu ise meraktı. Kokone niye ağlıyor olabilirdi ki?

İçimde yayılan sıradaki duygu devşetti.

—Lütfen, hayır.

TAMAM: Kokone ağlıyor ve Daiya kontrolünü tamamen kaybetmişti. Öyleyse, onu kim ağlatmıştı? Onu kim kızdırmıştı? Müzik odasındaydım, öyleyse dördünce ders olmuş olmalıydı. Üçüncü ders olan bitenden hiçbir şey hatırlamıyordum. Ama yine de buradaydım. Daha önce bulunduğum yerden farklı bir yerde. Başka bir deyişle—

Farkında olmadan mı hareket ettim?

Farkında olmadan Otonashi-san’a eposta gönderdiğim, ve ona itiraf ettiğim zamanlar gibi mi?

Farkında olmadan Kokone’ye itiraf edip ilişkimizi yok ettiğim zaman gibi mi?

Ya farkında olmadan Kokone’yi inciten ve Daiya’nın öfkesine sebep olan bir şey yaptıysam?

“Yeter bu kadar Daiyan,” dedi Haruaki, elini Daiya’nın omuzuna koyarak.

“Yeter bu kadar” mı?

Bu yere atılıp dövülmeyi hak ettiğim anlamına mı geliyordu?

Daiya ellerimi yere vurup bıraktı. Yavaş yavaş ayağı kalktı, iğneleyici bakışı hala üzerimdeydi. Ardından, sanki bir hevesle—

“AH!”

—Bütün gücüyle miğdeme ayağıyla ezdi ve bana arkasını döndü.

Acı içerisinde kıvrandım ve bunu yaparken etrafımda olanlar gözüme ilişti. Herkes—sınıf arkadaşlarım, müzik öğretmeni, Haruaki bile—bana akıl almaz bir şey yapmışım gibi bakıyordu. Kokone’nin ağlama sesleri başını Daiya’nın göğüsüne dayadıktan sonra daha da sesli oldu.

Kalkmaya çalıştım, ama ağrıdan dolayı bunu yapmakta bir hayli zorlandım. Kimse bana bir el atmakla uğraşmadı.

Sanki onların karşısında diz çöküyordum.

Neden buna katlanmak zorundayım ki? Neden herkes hak ettiğimi bulduğumu düşünüyor gibiydi? Ne olduğunu bilmiyordum, ama sebebini biliyordum.

—Bir kutuydu.

Doğru, benim suçum değildi, bir kutunun suçuydu. Ben herhangi bir yanlışta bulunmadım! O zaman niye bunları yaşamak zorundaydım?!

Ayağa kalktım. Tek başıma.

İlgi odağı olmama rağmen, kimse bana yaklaşmadı.
Kimsenin gerçekten olanları anlamayacağını çok iyi biliyordum. O yüzden, kimse bana yaklaşmadı, kimse benimle konuşmadı. Kimse. Ne Daiya, ne Kokone, Haruaki bile. Kimse. Kimse. Kimse kimse kimse—
“Kazuki, iyi misin?”
Onun dışında kimse.

Gülümsedim. Ders ortasındaki ani çıkışı herkesi hayret içinde bırakmıştı, ama ben hiç şaşırmamıştım.

“…Maria.”

Dudaklarımdan gerçek ismi çıktığını duyunca, bir anlığına gözleri büyüttü, ama hemen her zamanki sakinliğine kavuşup kapıdan yanıma koştu.

Herkesi benden uzak tutan büyüyü tamamen görmezden gelip, benim önümde durup yüzüme o kadar yaklaştı ki her bir kirpiğini sayabilirdim. Şişmiş olan yanağımı hafifce okşadı.

“İlk önce yaralarına baktıralım. Gel peşimden, revire gidelim.”

“…Tamamdır.”

Uzaklaştı ve bende onu takip ettim.

Kimse bize seslenmedi.

Odadan çıktığım anda, ağlama sesi daha da gürültülü oldu. En azından, bana öyle gelmişti.

1 Mayıs (Cuma) 12:17

Revirde kimseler yoktu.

Bunu fark edince, Otonashi-san yaralarımı inceleyip eliyle muayene etti. Bir rafdan ilk yardım kutusu alıp ustalıkla yaralarımı tedavi etti.

“Sana bu kutu hakkındaki yeni düşüncelerimi paylaştıktan sonra bu felaket manzarayla karşılaşmayı hiç beklemiyordum… Ne oldu?” yaramı temizlerken sordu.

“Bunu bende bilmek isterim esasında.”

“Hatırlamıyor musun?”

Başımı salladım. Her nedense canı sıkkın bir iç çekti.

“Reddeden Sınıf’tan beri seninle hep aynı hikaye ya. Biliyor musun artık tadı kaçtı.”

“Anılarımı unutmak istiyor değilim…”

“Şaka yapıyorum tabi ki de,” diye açıkladı yüzüme sargı bezi uygularken. “İlk gördüğüm şey Oomine’nin seni ayağının altına almasıydı. Ondan önce ne olduğunu hatırlıyor musun?”

“Bilincim yerine geldiği zaman zaten üzerimdeydi.”

“Öyleyse sana vurmasının sebebi hakkında en ufak fikrin yok mu?”

“Mm, bilmiyorum.”

Beni dinledikten sonra, o kollarını kavuşturup durumun üzerinde uzun uzun düşündü.

“Kazuki, şu an cep telefonun üzerinde mi?”

“Cep telefonum mu? Pantalon cebimde olması gerekiyor…”

“Bir tür kayıt kalmış olabilir. Derinlemesine irdele.”

Hemen cep telefonumu çıkartıp söylendiğim gibi inceledim.

Arayanlar, Yapılan Aramalar, Gelen Mesajlar, Giden Mesajlar; hiçbiri değişmemiş gibiydi. Veri dosyasını açtım.

“Ses Dosyası”

Ses Dosyası mı vardı? Açtım.

12 haneli bir dosya ismi olan bir öğe vardı. Sanırım sayılar dosyanın oluşturma tarhi ile alakalıydı. Bir şekilde kurcalanmadıysa, bu dosya 1 Mayıs, 02:00 sularında oluşturulmuştu—başka bir deyişle, dün gecenin geç saatlerinde.

Dosyayı açıp telefonu kulağıma yaklaştırdım.

Bir ses gelmeye başladı.
“Günaydın Kazuki Hoshino-kun. Veya, tünaydın mı, yoksa, iyi akşamlar mı demeliyim?”
Bu da ne…?

Farkında olmadan dosyayı durdurdum. Telefonumda neden tanımadık bir herifin ses kayıdı vardı? Bu herif niye benimle konuşuyordu?

“Ne oldu Kazuki? İşe yarar bir şey mi buldun?”

Ona cevap veremiyordum, titrek parmaklarımla tekrar oyna tuşuna bastım.

“Yani, önemi yok herhalde—öyle detaylar senin umurunda değil, değil mi? Umurunda olan şey benim kim olduğum, değil mi? Aa, sadece onaylamak için soruyorum, kutular hakkında bilgin var, değil mi? Onları O tarafından duydun, değil mi? O açıklamayı tekrar yapmaya ihtiyaç yok, değil mi?”

Kutuları O kadar iyi mi biliyordu? Onun sahip olduğu anlamına mı geliyordu bu?

“Günlük hayatının parçalanmaya başladığını artık fark etmiş olmalısın. Harika değil mi? Ne de olsa, amacım da oydu. Ama niye? Çünkü seni yok etmek istiyorum, Kazuki Hoshino.”

Söyledikleri ile sakin konuşması arasındaki zıtlık kalbimin hızla çarpmasına sebep oldu.

“Seni yok edeceğim. Değer verdiğin her şeyi yok edeceğim. Kutumla, senden her şeyi çalacağım. Çocuk oyuncağı olacak! Ne de olsa—”

Ses kesildi. Hayır, bu tam olarak doğru değildi; ben sadece telefonu elimden düşürmüştüm.

“Kazuki…?! İyi misin? Ne dinledin öyle ya?”

“Aa—”

Birinden açık açık nefret edilmiştim—elinde en güçlü silaha, kutu’ya, sahip olan birinden, ve bu kişi benim hayatımı yok etme girişimindeydi.

Otonashi-san telefonumu yerden alıp ses dosyasını dinledi.

“Bu—!”

Mesajı iyice dinlerken bir kaşını kaldırmıştı.

Bir süreden sonra cep telefonun kapağını kapattı, bir kelime bile etmeden bana geri verdi, ve kollarını kavuşturup düşüncelerine dağıldı.

“Kazuki,” dedi sonunda, eşelendirici berrak bir sesle. “Bu sabahki olaylardan beri bu durumu derin derin düşündüm. Nasıl devam etmemiz gerektiği konusunda bir kaç genel fikir düşünmüştüm, ama bir sonuca varamamıştım. Fakat, artık bu kayıtı dinledikten sonra, kararımı verdim.”

Otonashi-san doğrudan bana baktı.
Sana artık güvenmeyeceğim.”
“—ha?”

Aptal gibi ağzımı açtım, onun dediklerini takip edemiyordum.

“Şimdiye kadar kutunun senin üzerinde odaklı olduğunu fark ettin, değil mi? Bir de bunun üstüne zaten sahibin eline düştün. O yüzden, sana güvenemem.”

O kelimeleri zihnimde tekrarladım.

Bana güvenemez mi—?

“N-Neden? Sana asla ihanet etmem!”

“Doğru, etmezsin. Eğer gerçekten de Kazuki Hoshino isen eğer.”

“Ha?”

“Ama sen gerçekten Kazuki Hoshino musun? Belki de sen sahipsin?”

“Ç-Çok gizemli davranıyorsun Otonashi-san. Sahip o mesajı kaydeden kişi, öyle değil mi?”

“…Kayıdı sonuna kadar dinlemedin mi? Hayır… yarısını dinlemiş olsan bile, en azından konuşanın sesini tanımış olman gerekir.”

“Otonashi-san, kimliğini belirledin mi? Sahibin kim olduğunu zaten biliyor muyuz? Onu tanıyor musun?”

“…Yani, sesi tanıyamaman gayet mantıklı sanırım. Ne de olsa, o sesi hiç bu şekilde duymamıştın, ve konuşma tarzı bile tamamen farklı,” dedi sorularıma cevap vermek yerine. Ardından bana arkasını dönüp revirden çıkmaya başladı.

“D-Dur! Hadi ama, en azından kimin sesi olduğunu söyle bana!”

Durdu. Ama bana dönüp bakmadı.

“Kazuki, sakinleştiğin zaman bu sesi tekrar dinlemeye çalış.”

Bunu diyip uzaklaştı.

Katı reddedişi tarafından şaşkın kalmıştım, ve ona seslenemedim.

Otonashi-san beni orada yalnız bıraktı.

Her zaman duymama rağmen bana tanıdık gelmeyen bir defa daha dinlerken, sonunda ne olup bittiğini anladım.

“Hahaha…”

Kendimi gülmekten alıkoyamadım. Gayet makul. Bana güvenememesi doğaldı.

“Ha siktir…”

O zaman… O zaman şimdi ne yapmam gerekiyordu…?!

Çocuk oyuncağı olacak! Ne de olsa—”

Sonunda mesajın son kısmını duydum.

“—İkimiz de senin vücudunu paylaşıyoruz.”

Kendimden başkasının sesi değildi.

1 Mayıs (Cuma) 13:00

Şimdilik sessiz kalırım artık.

1 Mayıs (Cuma) 14:00

Birden bire, bilincim kesildi, ama anlar sonra tekrar yerine geldi.

Sıramda oturuyordum. Hala öğlen arasında olmalıydık, ama ona rağmen birden sınıf içerisindeydim.

Zamanı kontrol ettim: Saat 14:00’tü, yani beşinci ders bitmek üzereydi.

Aceleyle sınıfın etrafına bakındım. Kokone ve Daiya’nın sıraları boştu—belki erkenden çıkmışlardı—ve sınıf arkadaşlarımın az çok dersi dinliyordu. Şimdilik her şey iyi gibi gözüküyordu. Sıramın üzerinde, ders kitabımı, defterimi, ve yazı aletlerimi buldum. Anlaşılan hiç not almamıştım.

Artık bu konuda şüphem kalmamıştı.

Vücudum içerisinde iki varlık yer alıyordu. Artık bir tek “ben” değildim; algılayamadığım bir “diğer ben” vardı, ve az önce vücudumu kontrol ediyordu.

Zil çaldı.

Tenefüs başladı, ama müzik odasında olanlardan dolayı, kimse bana yaklaşmadı. Onun yerine, insanlar sadece uzaktan bana meraklı bakışlar attı.

Bu vaziyet kasten “diğer ben” tarafından oluşmuş olmalıydı. Ne de olsa, “beni” silmek istediğini söyledi—bu da onun saldırılarından biriydi.

Kendimi sıramın üstüne attım.

Artık Otonashi-san bile beni terk ettiğine göre “diğer ben” ile ilgili ne yapmalıydım?

“Hoshii.”

Biri bana ismimle seslenmişti, bende yanıt olarak başımı kaldırdım.

Onun suratındaki ifade her zamanki neşeli kendisinden tamamen farklıydı. Ona yakışmayan ciddi bir surat ile, Haruaki bana “Bak, Kokone’ye niye öyle bir şey yaptın?” diye sordu.

Ağzımı açmadım. Ona cevap veremezdim—ne de olsa, tam olarak neyden bahsettiğini bile bilmiyordum.

“Biliyor musun… öyle bir şeyi sebepsiz yere söyleyeceğini düşünmüyorum Hoshii, öyleyse eminim bir sebep vardır. Muhtemelen ben anlamayacak kadar kalın kafalıyım. Ama eğer anlatmazsan karanlıkta kalırım! O yüzden bana olan biteni anlatır mısın?” Farkedilir bir şekilde huzursuzdu. “Diğer türlü, dürüst konuşmak gerekirse, sana destek gösteremem.”

Sözleri benim için tek bir şey kesinleştirdi:

Haruaki günlük hayatımı koruyan son cepheydi.

Ona “başka bir ben” tarafından kontrol edidiğimi söylesem bana inanır mıydı? …Bir ihtiamal inanırdı. Ama—

“—Sana söylemem. Sana şu anda söylemem.”

Henüz bulunduğum durumla kendim uzlaşamamıştım, o yüzden Haruaki’ye onu inandıracak bir açıklama veremezdim.

“Ama yakında söyleyeceğim!” dedim doğru onun gözlerine bakarak, samimiliğimi bu şekilde iletmeye çalıştım.

“Tamam, anladım. Beklerim,” dedi basitce, ve sessizce uzaklaştı. Memnuniyetsizliğini belirtmek gerçekten çok istemiş olmalıydı, ama nasıl olduysa kendini tutmuştu.

Haruaki bekleyeceğini söyledi, öyleyse doğru zamandan önce onunla konuşamam. Eğer dikkatsizce konuşursam onu kaybedecektim.

Ve Haruaki’yi, son cephemi, de kaybettiğimde, günlük hayatımı muhafaza edemeyecektim.

…Evet, artık ne yapmam gerektiğini buldum. Bu kutu ve “diğer ben” ile ilgili bir an önce daha fazla bilgi edinmem gerekiyordu.

Ama nasıl? Onunla iletişime geçme yolum bile yok.

“…….Aa.”

Doğru. Ben onun varlığını nasıl öğrenmiştim? Çünkü bana bir mesaj bırakmıştı.

Sınıfımın dışındaki koridora çıkıp cep telefonumu çıkarttım—ses kayıdı ile “diğer kendime” bir mesaj gönderecektim.

Tabi, cevap verip vermeyeceği belli değildi, ama yine de denemeye değerdi.

“Hey, nasıl gidiyor? Yoksa birbirimizi zaten tanıyor muyuz, ‘diğer kendim’?” diye kayıdı başlattım. “Benim vücudumu paylaştığımızı artık anladım, ama hala kafam karışık. Bana bu kutu hakkında biraz daha bilgi vermeni istiyorum. Ve bana kim olduğunu söylemeni istiyorum.”

Ona bu kadar açıkca sorduktan sonra bana cevap verecek miydi? Ne de olsa, o beni yok etmeye çalışan biri.

O sebepten, onu biraz kışkırtmaya kalktım.

“Ah, ama cevap verip vermemen umurumda değil. Bana ne dersen de davranışlarım değişmeyecek. Benden nefret etmek için dünyadaki en iyi sebebin olması, olağanüstü bir asilliği olan bir görevin olması, veya herkesin şefkatini hak edecek kadar acınası bir geçmişin olması zerre umurumda değil.

Karakterimin tam zıttına, bu kadar nefret ile dolu olan kelimelerle içimin dolmasına şaşırmıştım. Ama söylediklerimin söylenmesi gerektiğini hissediyordum.

Senin varlığını kabul etmeyeceğim.

Kararlılığımı iletmem gerekiyordu.

Bunu nasıl kabul edebilirdim ki? Kimsenin beni benden almasına asla izin veremezdim.

Bacaklarım titriyordu ve ne olduğunu anlamadan duvara yaslanıyordum. Onun sebebi muhtemelen bütün hayatımda ilk defa birisine belirgin bir nefret hissettiğim için vücudum derinden rahatsız olmuştu.

Cep telefonumu kapattım ve derin bir nefes aldım.

“Diğer kendimi” ezip geçecektim.

Durum ne olursa olsun, onun varlığının devamına izin vermeyecektim.

1 Mayıs (Cuma) 15:34

Kazuki Hoshino’nun bir ses dosyası kaydettiğini fark ettim.

1 Mayıs (Cuma) 16:00

Gözlerimin hemen önünde tanımadığım bir kazın suratı vardı. Hayretten tuttunduğum tutacağı bırakıp düştüm. Etrafımdaki insanlar ben ayağa kalkarken kıkırdadı, onları görmezden gelmeye çalıştım. Bulunduğum durumu teyit ettim.

Tutacak mı? Yani trene mi binmiştim?

Sebebi belliydi: Vücudum tekrar “diğer kendim” tarafından kontrol edilmişti.

Tereddüt etmeden cep telefonumu çıkarttım ve yeni bir ses dosyası keşfettim.

Oynat düğmesine bastım.

“Anladım, bu iletişim kurmak için oldukça kullanışlı bir yöntemmiş. Bende tam tek taraflı bir konuşmanın sıkıcı olacağını düşünmeye başlamıştım! Peki, sorularına cevap vereyim,”dedi işgalci kendi sesimle. “Bu kutuyu elde ettiğimde, belirli bir dilekte bulunmaya karar verdim: sen—Kazuki Hoshino olmayı!”

Nefesimi tuttum.

“Yani, bunde buradayım, senin vücudunu kontrol ediyorum… ama dinle, kontrolüm sadece geçici olduğu, ve sadece zamanının bir kısmını çalabildiğim için dileğimin biraz yetersiz olduğunu düşünmüyor musun? Emin ol çok geçmeden bu değişecek. Benimseme süreci kutumu ilk kullanışımdan tam bir hafta sonra sona erecek. 6 Mayıs geldiği zaman—Altın Hafta’nın son gününde—ruhun vücudunu terk edecek, ve benimki kalacak.”

Öyleyse bu kutuyu yok etmek için dört günden biraz fazla zamanım vardı.

“Bulunduğun durum hakkında bir fikir edinmen için yeterli olsa gerek bu kadarı. Peki ala, kim olduğumu sordun, değil mi? Haha, bu gerçekten de zor bir soru. Ben kimim? Doğrusu ben bile kendimi gerçekten bilmiyorum! Yani, ben Kazuki Hoshino’yum, değil mi? Ama bu duymak istediğin cevap değil, değil mi? İşleri kolaylaştırmak adına, bizi ayırt etmek için kullanabilecek bir sahte isim buldum. Bana şu isimle hitap edebilirsin—”

Dedi benim sesimle.

“—Yuuhei İshihara.”

O tanıdık gelmeyen ismi ezberledim.

“Tamam, biraz geribildirim ile sonuçlandırırım artık. Benim varlığımı kabul etmeyeceğini söyledin; yani, özür dilerim, ama bunu duyduktan sonra kahkaha attım! Demeye çalıştığım, benim hakkımda ne yapabilirsin ki? Telefonuna çene mi çalacaksın? Planlarını nasıl gerçekleştireceğini anlatmak ister misin?” Yuuhei Ishihara benim sesimi kullanarak çirkin bir şekilde güldü. “Gerçekten çok acınasısın, o yüzden benden kurtulmanın bir yolunu teklif edeyim sana. Kazuki Hoshino’nun yarısından fazlası benim zaten. Çok basit—”

Konuştu.

“—sadece intihar et.”

Tekrar, dayanılmaz kahkaları telefonumdan yankılandı. Mesajının kalanını dinlemeden önce dur düğmesini basma isteğime karşı çaresizce direndim.

Ses sakinleşti ve son sözlerini duydum.

“Ah, bir şey daha, eğer fark etmediysen: arkadaşlarından biri sana bir eposta gönderdi!”

Arkadaş mı…?

Yutkunup gelen kutumu açtım. En üstte Haruaki Usui ismi yazıyordu.

Açtığımı hatırlamıyordum, ama mesaj zaten okunmuş olarak işaretlenmişti.

Ne—

Haruaki’ye ne yapmıştı—?!

Derin bir nefes aldım. Hala kendimi sakinleşemeyip, dudaklarımı ısırmaya başladım. Kabul etmek istemedim, ama ellerim titriyordu.

Epostayı açtım.

“Lütfen benimle bir süre konuşma.”

Aah—

Günlük hayatımı koruyan son cephe az önce parçalanmıştı.

1 Mayıs (Cuma) 23:22

Rüya görüyordum.

Zaten defalarca gördüğüm rüyanın aynısıydı.

 

Utsuro no Hako vol2 clock3.jpg


Önceki Bölüm                                             Sonraki Bölüm

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s